Pythagoras, MÖ 6. yüzyılda Ege Denizi’nin bir köşesinde, Samos adasında dünyaya gözlerini açtı. Çocukluğu, Ege’nin mavi sularına bakan bu topraklarda doğanın büyüsüne kapılarak geçti.
Genç bir çocuk olarak, çevresindeki seslerin, ritimlerin ve formların ahengini fark etti. Ona göre evren, yalnızca kaos değil, bir düzen ve uyumla örülmüştü. Bu derin gözlem yeteneği, onu yaşamının ilerleyen yıllarında evrenin temeline dair sorular sormaya yöneltti. Matematiğin sıradan bir araç değil, evrenin dilini çözmeye yarayan bir anahtar olduğunu keşfetti.
Gençlik yıllarında, bilginin peşinde koştu. Samos’tan yola çıkıp, Mısır’dan Babil’e, Pers İmparatorluğu’na kadar uzanan yolculuklar yaptı. Her yeni toprak, ona evrene dair farklı ipuçları sundu. Pythagoras, ruhun bedenden bağımsız bir yolculukta olduğuna inanıyordu. Reenkarnasyon düşüncesiyle yaşamın döngüsel olduğunu savundu. Ruhun saflığa ulaşabilmesi için matematiksel düzenin ve aklın izlenmesi gerektiğini öğretti. “Her şey sayıdır,” diyerek, matematiği yalnızca bir bilim dalı değil, aynı zamanda etik bir yaşamın temel taşı olarak kabul etti.
Felsefesi, yalnızca mantık değil, ruhun ahengi üzerine kuruluydu. Müzik, gezegenlerin hareketleri ve matematik arasındaki bağları kurdu; her şeyin birbiriyle ritmik bir bağlantı içinde olduğunu savundu. Pythagoras’a göre, evrenin en derin sırrı, sayıların evrensel bir dil olarak kullanılmasıydı. Onun felsefesi, yalnızca bilimi değil, insanın içsel dünyasını da aydınlatan bir ışık olarak bugün dahi parlamaya devam ediyor.


Yorum bırakın